Sunday, February 19, 2012

Mutfak, Kriz ve Kimlik


MOMA şimdiye kadar modernist mimarlığı birbirinden farklı içerik ve başlıklarla tartışan, tanımlayan ve geleceğini yönlendiren birçok sergi düzenledi. Modernizmin tarihinde ve farklı yönlere evrilmesinde MOMA’nın büyük bir yeri var. Counter Space: Design And The Modern Kitchen (Tezgah Alanı: Tasarım ve Modern Mutfak) da bu sergilerden sonuncusu. Yakın zamanda koleksiyonuna kattığı ve Margarete Schütte- Lihotzky’nin Frankfurt Kitchen (Frankfurt Mutfak) model ünitesi belki de MOMA’ya böyle bir sergiyi şimdi yapma kararını aldırdı.
Philip Johnson’ın Henry Russell Hitchcock ve Alfred Barr ile 1932’de düzenlediği International Style (Uluslararası Stil) sergisi, modernist mimarlığın yaklaşık 10 yıllık Avrupa geçmişinden sonra Amerika’ya adapte edilmek üzere ihraç edilmesine zemin yaratan sergiydi. Bu sergi açıldığında Margarete Schütte-Lihotzky Frankfurt mutfağının tasarımını yapalı 6 sene olmuştu bile. Bugün serginin merkezindeki düşünceyi oluşturan bu mutfak modeli, o zaman için yeni teknolojiyi, etkin ve verimli kullanılan mekanı ve kadınların toplumdaki yeni yerlerini temsil ediyordu. Bu sergi de aynı yapıyı takip ederek mutfak mekanının ve mutfak olgusunun sosyal ve teknolojik tarihini kurguluyor. Bunu yaparken de üç ana tema ve bu temalara tekabül eden üç zaman dilimi mutfağın tarihini, tarihsel ve toplumsal değişimlerle eşleştiriyor. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemi anlatan bölümün ana teması “Yeni Mutfak” iken, İkinci Dünya Savaşı sonrası mutfağını özetleyen-en azından Amerika örneğinde- tema ise “ Bolluk Vizyonları”. Serginin son bölümü ise 60ları, feminizmin siyasileşmesini ve değişen kadın kimliğini anlatan “Mutfak Evyesi Dramları”.
Küratörler “Yeni Mutfak” teması için mimarlık tarihinden silinen kadınlardan biri olan Margarete Schütte-Lihotzsky’nin Frankfurt’ta Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılan sosyal konutlar için tasarladığı mutfaktan esinlenmiş. Sosyal konut tasarlarken beraber çalıştığı Adolf Loos’un mimarlık tarihi içindeki yeri düşünüldüğünde Lihotzky mimarlık öğrencileri tarafından pek bilinmez. Frankfurt Mutfağı , verimliliği ve hijyeni artırmak için laboratuar ve fabrika tipolojilerine bakılarak oluşturulmuş. Ayrıca daha önce hiç mutfağa girmemiş olan Lihotzsky kadınların mekan kullanımını ve ihtiyaçlarını anlamak için modelini oluşturmadan önce birçok röportaj yapmış. Malzemelerin teknolojik gelişimleri de mutfağın getirdiği diğer bir yenilik. Kurtları ve böcekleri mutfaktan uzaklaştırmak için kullanılan meşe saklama kapları, lekelere dayanıklı kayın kesme tahtaları gibi detaylar bugün alıştığımız şeyler olsa da 1926’daki kadınlar için fark yaratan detaylar.
Frankfurt Mutfağı’nı sergide yakından görenler aslında mutfağın verimlilik üzerine odaklanmış olmasına rağmen kusursuz olmadığını farkediyor. Mutfak bir kere alan olarak çok küçük ve sadece tek kişinin rahat kullanımı düşünülmüş. Schütte-Lihotzky’nin mutfağı tasarlarken en büyük amacının kadını daha verimli kılarak gündelik hayattaki yükünü azaltmak olduğu düşünülürse, bu tasarımın tersine çalıştığı da söylenebilir. Tek kişinin rahat edebileceği mutfakta iş bölümü de pek mümkün değil. Tüm bu kusurlara rağmen gene de Frankfurt Mutfağı’nın modernizmin ikonlarından biri olduğu kesin. Bugün de hala yaygın ve geçerli olan konuta entegre, standardize edilmiş mutfak modeli bu mutfakla doğmuş. Bu standartlaşmanın ötesinde mutfağın kendine ait bir dönem estetiği de var. Kullanılan renkler, aydınlatma elemanı, beyaz kare fayanslar (hijyen ve laboratuar fikrinden yola çıkan), aksesuarların detayları (alüminyum ölçme kaplarının tutacakları gibi) bir bütün olarak mutfağı bir obje, gesamtkunstwerk olarak sunuyor. Bauhaus’da üretilen dönem projeleri ve endüstriyel ürünlerden pek farklı bir yerde değil.
İki dünya savaşı arasında oldukça ilerletilen ve bir reforma dönüştürülen mutfak çalışmaları sadece Schütte-Lihotzky’nin mutfağıyla sınırlı değil. Elektirik ve gazla çalışan mutfak aletlerinin yaygınlaşması, alüminyum ve ateşe dayanıklı camın malzeme olarak mutfağa girmesi gibi daha küçük ölçekli değişimler de mutfağın reformuna katkıda bulundu. Örneğin, Rex Stevens’ın paslanmaz çelik kapları ve Wagenfeld’in 1938’de geliştirdiği Kubus saklama ünitesi bu değişimin parçalarından bazıları. Bu dönemde mutfağı modernize etmek aslında bir ütopyanın küçük ölçekte hayata geçirilmesi demekti. Mutfağın etkin, verimli, rasyonel ve hijyenik olması sembolik olarak kentleşmenin kontrol edilmesi, insanların toplumsal davranışlarının belli bir ahlak anlayışına uygunlaştırılması anlamına da geliyordu. Avrupa’da daha erken başlayan bu eğilim, Amerika’da 30’lardaki New Deal (Franklin Roosevelt Dönemi) ethosu ve dünya görüşüne çok uygundu.
İkinci Dünya Savaşı ise Amerika ve Avrupa mutfaklarını tamamen birbirinden ayırdı. Savaş sonrası ekonomisini toparlamaya çalışan Avrupa ülkeleri, Rusya ve Japonya için mutfak ve yemek kendi kendine yeterlilik, kısıtlılık gibi kavramları simgelerken Amerikan mutfağı varoluşunu “bolluk” üzerinden yeniden kurguladı. Serginin “Bolluk Vizyonları” bölümü bu olgunun yükselişini anlatıyor ve bir yandan da bunun kültürel yaşamdaki yansımalarını örnekliyor. Savaştan dönen Amerikan askerlerinin banliyölerdeki orta sınıf yaşamı, ev yaşamını ve kadının yerini Avrupa’da Shütte-Lihotzky’nin hayal ettiğinden faklı bir yere götürdü. Mutfaklar da bunun göstergesi olarak, daha renkli ve daha büyük olarak, evin merkezinde yer aldı. Savaş sırasında kısıtlanan mutfak tüketimi savaş sonrası adeta tavana vurdu. Süpermarketlerdeki çeşitlilik, yaşamlardaki sıradanlığın ironik bir eşleşmesiydi. MOMA bu dönemi çeşitli posterlerle, çizimlerle, objelerle ve sanat yapıtlarıyla ifade etmiş. Sanatçı Tom Wesselmann’ın kolajları bu dönemin PopArt üretimine konu olan gündelik hayatı ve özellikle mutfağı konu ediyor. Mutfaktaki tüketim ürünleri ile donanmış 30 numaralı kolaj, Amerikan toplumunun tüketimle olan bağını gösteriyor. Bu anlamda bu bölüme verilen “Bolluk Vizyonları” başlığı çok yerinde bir başlık.
Bolluğun sergilenmesinin yanı sıra bu bölümde mutfakta savaş öncesi dönemden bu yana yaşanan gelişmelere de yer veriliyor. Pyrex yemek kapları, giderek daha sofistike hale gelen mutfak araç gereçleri, mutfak ürünlerinin kadınlar için birer fetiş objesine dönüşmesini sunuyor. Bu noktada kadının Frankfurt Mutfağı ile yükünü azaltıp başka alanlarda zaman kazanmasını sağlayan anlayışın tersine, orta sınıf banliyösünde mutfağın kadının mabedi olduğunu görüyoruz. Bu tüketim çılgınlığı ile eş zamanlı yürütülen reklam çılgınlığı da serginin çok iyi belgelenmiş diğer bir bölümü. Westinghouse, General Electrics, Rubbermaid gibi mutfak araç gereçleri üreten büyük firmaların sosyal zeminde önemli bir yere gelmesiyle reklam Amerikan hayatında yerinden oynamayacak bir konuma yükseliyor. Bu noktada insan ister istemez Peter Weir’in 1998 yapımı Truman Show filmini hatırlıyor. Banliyö hayatının reklam ve tüketim ile iç içe geçmişliğini bundan daha iyi anlatan bir yapım yoktur herhalde. Bu film, 2008 yapımı Revolutionary Road ile savaş sonrası değişen toplumu gözlemlemek için çok iyi iki örnek. Fimler sergide de yerini bulmuş ve Hollywood’dan mutfak yaşamını konu eden film parçaları sergiye konulmuş.
“Mutfak Evyesi Dramları” isimli son bölüm bizi Hollywood mutfak kültüründen 60ların protest mutfak eleştirisine getiriyor. 60lar denilince hemen akla birçok sanat yapıtı ve performans sanatı örneği geliyor. Sadece başlığa bakarak hangi sanatçıların bu bölümde olacağını tahmin etmek zor değil. Bu bölüm ağırlıklı olarak eleştirel bir bakış açısını, farklı örneklerle yansıtmak üzerine kurgulanmış. Doğal olarak bu eleştiri, bireyin duyguları, kimliği ve evrimi üzerinden mümkün. Bu nedenle de bu bölümde daha az endüstriyel ürün ve mekan örneği görüyoruz. Standardizasyon, rasyonelleşme ve verimlilik gibi teknik bir toplum mühendisliği bakışından, bunalma, çaresizlik, kimlik sorgulaması gibi kavramlara geçiş yapılıyor. Mutfak kazaları, dramları ve çelişen toplumsal roller sanatçıların bu dönemde işlerini mutfağa yoğunlaştırmasına sebep olmuş. 1960ların sosyal değişim rüzgarları mutfağı da etkilemiş. 60ların başlarında mutfak ve yiyecek ürünlerinin görselliğini kendilerine ilham alan PopArt sanatçılarının aksine geç dönem sanatçıları, daha dramatik ve çelişkilerle dolu perspektifler oluşturmuş. Kişisel dramların yanı sıra çevre ile ilgili felaketlerin ve atık kavramının da bilinçlere yerleşmesi, bu dönem ürünlerini öncekilerden farklı bir sosyal bilince taşıyor. Martha Rosler’ın 1975 yılında yaptığı performans “Mutfağın Semiyotiği” (Semiotics of the Kitchen) kadının mutfak tüketimi üzerinden objeleştirilen rolünü eleştiriyor. Feminist sanatın en bilinen örneklerinden olan “Mutfağın Semiyotiği” mutfak programlarının bir parodisi. Rosler bu video ile standardize edilmeye çalışan mutfak ürünlerinin aksine, daha ilkel geçmişte kalmış mutfak araçlarını tanıtıyor ve yer yer şiddetli diyebileceğimiz duyguları ifade etmek için bunları kullanıyor. Dönemin ünlü şefi Julia Childs’ın antitezi olarak mutfağı huzur, mutluluk ve verimlilik olarak görmeyen Rosler, kadının kimlik kargaşısını mutfak üzerinden sorguluyor.
Tezgah Alanı: Tasarım ve Modern Mutfak, MOMA’nın kendi koleksiyonundan çıkarıp bir araya getirdiği işlerle oluşturulmuş bir sergi. Bu anlamda MOMA’nın geçmiş yıllardaki sergilerinin, örneğin Home Delivery sergisinin ölçeğinde değil. Öte yandan Amerika’da yaşanan son ekonomik kriz nedeniyle insanların dışarda yemek yemeyi azaltıp, mutfaklarına geri döndüğü bir dönemde bu sergiyi yapmak çok doğru bir zamanlama.

Wednesday, June 22, 2011

I wrote a review on one of Turkey's emerging architects, Bogachan Dundaralp's works.It was published in the March 2011 edition of Arredamento Magazine.

Thursday, April 07, 2011

Lunchbox in AD Magazine -Special Issue on Turkish Architecture




Our Lunchbox project with Mert Eyiler was in the special Issue on Turkish Architecture from AD Magazine.

Friday, November 12, 2010

My new publication: How Green Really Was My Valley: Designing the Ecological Future of the Metropolis


Here is the new publication of Arkitera Architecture Center in collaboration with London School of Economics, Urban Age.

Five Proactive Scenarios on Urbanization in Istanbul

My article is How Green Really Was My Valley: Designing the Ecological Future of the Metropolis Here is the link to the book on Urban Age website.